8. Faysal Soysal

FAYSAL SOYSAL İLE RÖPORTAJ
(27.10.2013 / PAZAR)

             Fotoğraf: Yusuf Özdemir(Fotoğraf: Yusuf Özdemir)

         Kısaca çocukluk yıllarınızdan ve sizi tıbbiyeye getiren maceranızdan bahsedebilir misiniz?

   1979’da Batman’da bir köyde doğdum. Köyden sonra kasabaya geldim. O zamanlar Batman ilçe olmak üzereydi. Haliyle çocukluğumuz biraz yoksunluklar içinde geçti. O zamanlar Batman’da tek bir tane hastane vardı ve çevremizde ise çok fazla hasta vardı. Şöyle ki: Annem o civarda Türkçe bilen tek kadındı. Geçici olarak da lisede öğretmenlik yapıyordu. Mahallemizin kadınlarını hastaneye hep o götürürdü. Bize bir şekilde gelirlerdi, ben de bazı diyaloglara tanık olurdum. O gelenler sürekli –özellikle de biz ilkokulda başarı göstermeye başladıktan sonra- bu çocuklar inşallah doktor olurlar da memleketlerine gelip  insanlara yardımcı olurlar, derlerdi.

Bu düşüncelerle liseyi okumak üzere Ankara’ya geldim. Aziziye Koleji’nde burslu olarak okumaya hak kazandım. Okulumdan birincilikle mezun oldum. Ancak Ankara’da kalmayı hiç istemiyordum, İstanbul’a gitmek istiyordum. Ve o yıllarda şiir de yazıyordum. Dediğiniz gibi ben de etrafımda hem tıpla uğraşıp hem de sanatla uğraşan birçok insanın adını duyuyordum.

         Kimleri hatırlıyorsunuz? J

   Cüneyt Arkın’ı biliyorsunuz. Kemal Sayar’ı da aynı yıl tanımıştım. Üniversite sınavına hazırlanırken, “Olmak Cesareti” adlı bir kitabı vardı... Artı bazı ressamlar vardı tanıdığım… Hem insanlara faydalı olmak hem de sevdiği işi yapabilmekle ilgili bir derdim vardı fakat edebiyat bölümünde okumayı da hiç istemiyordum. Çünkü edebiyat okumak, aslında bir süre sonra şiire karşı sevgimin de yok olacağı hissini veriyordu bana ve bu yüzden çok korkuyordum. Edebiyatçıları oldum olası pek sevmem. Lisede de sevmezdim.

Mezuniyetimin hemen ardından 1998’de tıp fakültesini kazandım.

         Cerrahpaşa mıydı?

   Evet, Cerrahpaşa’ydı ve okulda çok ciddi problemler vardı. Bilim adamı yetiştirmekten ziyade başka kaygılarla insan yetiştirmeye çalışılıyordu... Ve bir zaman sonra fakültede kadavra dersleri başladı. Bir ara ben buna dayanamayacağımı düşünmeye başladım. Ya ben çok duygusaldım ya da rahatsız oldum insan bedeninin böyle kurcalanabilen bir metâya dönüşmesine. Ondan sonra can ve kan olayı ile ilgili düşüncelerim beni iyice bölümümden soğuttu. Kadavralar ve tıp fakültesinin insana bir nesne olarak bakması hatta insana deney için kullanılması meşru bir varlıkmış gibi bakılması beni tamamen bir çıkmaza düşürdü. Bu durumu bir türlü kabullenemedim ve en sonunda okulu bırakmaya karar verdim.

   Bırakmamın bir başka sebebi de şuydu tabii: Mustafa Şenocak isminde bir hoca vardı. İstatistik diye bir ders  veriyordu. Derste hocanın sorularını en iyi çözen bendim. Hatta beni göstererek şöyle diyordu: “Burada, bu işten anlayan ve ileride bu konularda başarı gösterecek bir tane adam var.”  Ancak sınavda nedense sorular başka türlü geldi ve ben o dersten kaldım. Hocaya gittim: “Eğer bu dersten kalırsam - ki bir dersten kalırsan sınıfta kalıyordun – bırakırım tıp fakültesini.” dedim.

   Hoca hiç önemsemedi. Ardından ben de dersten kaldıktan sonra bıraktım. Tabii daha sonra o dersi sınava girip verdim ama yine de bıraktım. İkinci sınıfın başında bırakmış oldum tıp fakültesini ve oradan eczacılık fakültesine geçtim. Ortak derslerden dolayı da eczacılık fakültesini üç yılda bitirdim. O yıllarda – şiirle uğraşmanın yanı sıra – sinemaya da ilgim oluşmaya başladı.

   Hayat Vakfı’nda kültürel işlere bakıyordum ve bir dergi çıkarıyorduk “Hayat – Sağlık” dergisi diye. İlk sayılarında çalıştık işte…

   Aynı zamanda şu an “Yeryüzü Doktorları” gönüllüsüyüm. Aynı zamanda Tanıtım Komisyonu Başkanıyım ama filmden dolayı bu görevimi biraz aksattım son dönemlerde. O konuda inşallah beni mazur görüyorlardır. J

   İsmail Coşkun’u, Ahmet Davutoğlu’nu getirdik. İdris Özyol’u getirdik. İsmail Kara’yı getirdik. Dücane Cündioğlu’nu getirdik. Epey sıkı bir çalışma yaparak tıp öğrencileri için bu insanları getirdik, onlar da sağ olsunlar bizi kırmadılar.

         Eczacılık, tıp fakültesinden daha mı kolay?

   Şöyle daha kolay: Tıp fakültesinde ne çalışırsanız çalışın hiçbir önemi yok!  Sınavlarda sizin çalıştığınız ya da öğrendiğiniz bir şey gelmiyor. O hoca, kendi kafasında hangi komplekslerle, hangi sıkıntılarla bir şey yapmışsa, ortaya; çocukları rezil etmek, afallatmak ve ondan sonra  da “oğlum bu yaptığınız oyuncak değil!” demek için soru soruyorlar. Ve hatta ders çalışmanıza bile gerek yok. Zira çıkmış sorulardan çalıştığınızda daha yüksek bir notla geçiyordunuz. Halbuki biz kitapları yalayıp yutuyorduk, çok çalışıyorduk. Böyle işte…

         Keşke bırakmasaydım dediğiniz oldu mu?

   Hiçbir zaman söylemedim, hiçbir zaman söylemedim… Af da çıktı. Arkadaşlar “Gel, gel…” dediler, gitmedim. En azından o adamların olduğu yere gitmezdim. Başka bir memlekette tıp okuyabilirdim ben. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki hocaların yanında – birkaç hocayı müstesna tutmak istiyorum- adam yetişmez. O yüzden sadece teknik olarak kabiliyetli, yetişmiş çocuklar çıkabilirler ama ahlâk olarak, tıp etiği anlamında ve rûhen huzurlu bir karakterin oradan çıkacağını düşünmüyorum.

         Yani, bunu biz de eleştiriyoruz fakültede. Oraya gelmiş insanlar, zaten seçilerek gelmiş insanlar. Üniversite sınavının hepsini elediği, ilk yüzlere, binlere giren insanlar ama fakültedeki durum maalesef öğrencileri hırpalamaya, ezmeye, parçalamaya, bir daha elemeye, parçalarına ayırmaya yönelik bir sistem. Oraya gelen insanlar zaten elenmiş bir grup. Bu insanları alın yetiştirin. Bu noktayı kaçırdıklarını düşünüyorum. Biz de muzdarip oluyoruz haliyle.

 Fotoğraf: Yusuf Özdemir(Fotoğraf: Yusuf Özdemir)

         Çocukluk yıllarınızda hangi yazarları, hangi kitapları okurdunuz?

   Yani aslında şiire ortaokul birinci sınıfta Necip Fazıl’la başladık diyebilirim... Ondan sonra Fazıl Hüsnü Dağlarca okurduk.  Hasan Aycanat’ın hikayelerini okurduk. Emine Şenlikoğlu’nu, “Minyeli Abdullah”ın yazarı Hekimoğlu İsmail’i okurduk. Tarih kitapları okurduk.

   Dünya kadar kitap okudum. J Özellikle yabancı yazarlardan çok şey okurdum. Dostoyevski’den, Tolstoy’dan ondan sonra Fransız edebiyatından Zola’dan, Balzac’tan okurdum.

         Sonra neler yaptınız?

   Fakülteyi bitirmeden, 2003’te, bir “İran Filmleri” haftası düzenledim Yapı Kredi’de, Türkcell Plaza’da. Yapı Kredi Yayınları için yapmıştım onu.   

         Bunun bir geçmişi vardır tabii, dolma döneminiz nasıl oldu?

   İşte önce eczacılık fakültesindeyken film eleştirmenliği yapmaya başladım Atatürk Kitaplığı'nda. Film gösterimleri düzenleyip sohbet ettik, konuklar ağırladık. Güzel bir gelişme dönemi oldu. Sinemayla daha yakından tanışma dönemi oldu. Sonra Tarkovski ile tanıştım. Ardından da 2003’te o bahsettiğim İran Filmleri haftasını yaptım. Benim yaptığım iyi bir İran Filmleri arşivim vardı. Haliyle benden talep ettiler, o zaman onu düzenledik. Öncesinde de bir ay İnter-Rail ile bütün Avrupa’yı gezdim.

         Farsça biliyor muydunuz?

     Yok, henüz Farsça öğrenmeye başlamamıştım. 2003’te bu kültür haftasından sonra İran Konsolosu ve Kültür Ataşesi’yle biraz diyaloğumuz gelişti ve “İstersen İran’a gidip master yapabilirsin.” diye bizi kandırdılar. J Biz gittik orada Farsça öğrendik ama master yapmanın o kadar kolay olmadığını da gördük; özellikle eczacılık fakültesi mezunuysanız, sinemacılık bölümü mezunu değilseniz.

   Ama kavgalarla, gürültülerle altı ay sonra kabul aldım ben, sınava girdim orada. “Özel sınav yapın bana.” dedim. İran sineması konusundaki bilgim, sinema konusundaki duyarlılığım, aynı zamanda 2002’de ilk şiir kitabım “Düşe Yağmalanan Hayâl Kuyusu” nun çıkmış olması ve edebiyata olan özel ilgimden dolayı da oradaki sözlü sınavı geçtim ve böylece 2003’ün ortasında sinema masterı yapmaya başladım.

         Yayımlanmış iki şiir kitabınız mı vardı?

   Evet, iki tane… 2002’de “Düşe Yağmalanan Hayâl Kuyusu” sonra 2011’de de “Bir Ölünün Defteri” çıktı.

         Master programı ne kadar sürdü?

3,5 yıl sürdü.

         Hep orada mı kaldınız?

   Yok. Aynı zamanda Batman’da eczane açtım.  Abim, dayım daha çok onlar ilgileniyorlardı. Ben de aralarda kontrole geliyordum. Ayrıca aynı zamanda hem askerlik hem de eczane için problem olmaması için Van’da Yüzüncü Yıl Üniversitesinde edebiyat yüksek lisansı yaptım.  Milli Eğitim Bakanının kardeşi Mehmet Çelik vardı o zamanlar orada. Biraz da onun için gittim aslında ama abisi Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra o da ayrıldı. Fakat daha sonra özel bir insanla tanıştım: Ömer Demirbağ. Yardımcı Doçent idi orada. Eski edebiyat, Osmanlı  edebiyatıyla ilgili bana katkısı çok oldu. Onun yarım bıraktığı bir tez üzerinde çalıştım: Koca Râgıp Paşa’nın Farsça Dîvânı. Farsça da öğrendiğim için onun üzerinde Sebk-i Hindî çalıştık birlikte. Nitekim onun da etkilendiği İranlı şairler Sâib-i Tebrîzî, Şevket-i Buhârî ve Tâlib-i Amûlî idi. O anlamda güzel bir çalışma oldu diye düşünüyoruz.

         Ne zaman bitti bu çalışmalar?

     İkisini de hemen hemen aynı zamanda bitirdim. Van’dakini de İran’dakini de…

         İlk kısa filminizi ne zaman çektiniz?

   Master döneminde 2005’te ilk kısa filmimi “Yasak Rüya”yı çektim. Farsça öğrendiğimiz şehirde çektim. Kazvin’de, Alamut Kalesi’ne yakın bir yerdi orası. Zaten daha sonra Alamut’ta da üçüncü kısa filmimi “Annem Olduğum Gün” ü çektim. Öncesinde deneysel bir çalışma “İthaki” yi yaptım. Bitirme tezi olarak da 35 mm, büyük bir proje olarak yaptık. 4-5 ay sırf mekan araması falan süren bir projeydi. Tek mekanda geçen bir filmdi. Anneanne, anne ve kız arasında geçiyor gibi duruyor ama aslında aynı kişinin hikayesi. Farklı üç zamanın birbiriyle kesişimini anlatan bir hikayeydi “Kayıp Zaman Düşleri”. Orada aslında esas olarak sinemanın ruhuna veya o şiirsel boyutuna dokunabildiğimi veyahut yaklaşabildiğimi hissettim.

    2007’ye geldikten sonra çeşitli festivallerde bu kısa filmlerim ödüller aldı. Sonra New York’a gittim. Üç aya yakın bir süre orada kaldım. New York Film Akademisi’nde eğitim aldım.  Orada da dört kısa film çektim.

  Fotoğraf: Yusuf Özdemir

         “Üç Yol” un hikayesi nasıl doğdu peki?

   2005’te İran’a ilk gittiğimde bir senaryo yazmıştım. İlk şiir kitabımdaki bir şiirin adını taşıyordu o hikaye: “Düşlerde Erken Unutulan Hayatlar”. Yusuf’un ve Bünyamin’in bu yabancılaşmasını konu ediniyordu. Rüyasında kendisini başkası olarak gören bir şâiri anlatıyordu. Hangisinin rüya hangisinin gerçek olduğunu anlamıyorduk bir türlü ama ben “Üç Yol” da orayı değiştirdim. Çünkü o, güzel bir formdu fakat denenmiş bir forma da benziyordu. Açıkçası o kadar uçmak istemedim, değiştirdim.  O formun yani “Üç Yol” un hikayesi oradan geliyor. Ardından 2004’te Mostar’a gittikten sonra artık her yıl Bosna’ya gitmeye başladım.  Çeşitli insanlarla, kayıp insanların ve toplu mezarların hikayeleriyle oraları tanımaya başladım ve burada bir şey yapmalıyım, diye düşündüm. En son bir toplu mezar daha bulunmuştu. Çukur, kuyu şeklinde bir mezardı. Ardından “Acaba o hikayeyle bu hikayeyi birleştirebilir miyim?” diye düşündüm. Zaten karakterler uyanmaya başladıktan sonra gerisi geldi. Sosyal bir yaşamı olacaktı şâir olan karakterin. Bu iki hikayeyi birleştirdim ve bu insanlara yardıma giden bir şâir karakterini çizdim.

         Şu an toplumda popüler kültür hâkim. Recep İvedik’in filmleri şu kadar izlendi. Cem Yılmaz’ın filmi şu kadar izlenmiş. Şu CD bu kadar satmış… Maalesef popüler kültür bize bazı değerleri kaybettirdi ve artık doymaz, tatmin olmaz bir hâle geldik. O kadar maymun iştahlı olduk ki: bir şiir, bir ay doyurmaz oldu bizi. Hep yeni bir şeyler arayışındayız. Bir doyumsuzluk, bir huzursuzluk… Ne yapacağız biz? 

   Mücadele edeceğiz. Evet, gittikçe kitaptan uzaklaştıkça, internet âlemine ve tüketim kültürüne, kapital kültüre entegre olmaya başladıkça bu işler değer kaybedecek. Belki bu film on yıl önce yapılmış olsaydı diyelim ki, salonlar dolu olacaktı belki, ya da tersinden düşünelim. Belki beş yıl sonra, başkası da benzer bir film yapacak ve belki bir kişi iki kişi izleyecek artık. Gittikçe kaybediyoruz bu alanları. Çünkü bunları değerli görüp yapmıyoruz, bunları konuşmuyoruz, bunların faydasını dile getirmiyoruz bile. Aynı zamanda devletin de böyle bir politikası, kültür teşviki yok.

         Yozlaşmadan uzaklaşmak çok zor. Hüsrev Hatemi Hocanın söylediği gibi Yozlaşmadan başarmalıyız bu uzlaşmayı.

    Sanki başka alternatifimiz yok, bazı şeyleri yapmaya mecburmuşuz gibi gösteriyorlar bazı şeyleri bazı büyüklerimiz, bazı abilerimiz. Kaybedenlerle fazla oturmamak gerekir. “Çaresiz, mecburen böyle yapıyoruz.” diyen insanlarla fazla mesâî yapmamak gerekir. Bu işi, deliliği göze alanlarla, hakîr görülmeyi göze alanlarla, kenarda durup yozlaşmaya direnen insanlarla yapmak lâzım. Onların da belki bazı konularda uzlaşması gerekir, ama uzlaşanlar o kadar zarar vermişlerdir ki kendilerine ve değerlerine…  O yüzden böyle insanlar da kenarda deliliği ve yalnızlığı seçmişlerdir.

           Evet, bir ana hat olmalı…


       Ve şiir ile başladığımız sohbetimizi, şiir ile bitirdik. Yönetmen Faysal Soysal'a samîmâne sohbeti için çok teşekkür ediyoruz. Her şey çok güzeldi.

 

 

 

 

 

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam2
Toplam Ziyaret90322