5

Şâir Prof. Dr. Hüsrev Hatemi Hocamız İle Hekimlik ve Şiir Üzerine Güzel Bir Röportaj

 

 

Hüsrev Hatemi, 1938 doğumlu, endokrinoloji alanında yaptığı çalışmalarıyla tıp dünyasında saygın bir bilim insanı aynı zamanda şâir. Kendine has üslubuyla dinleyicileri mest eden bir anlatıcı, müthiş hafızası yıllar önce yaşanmış bir çok olaya hâlâ tüm ayrıntılarıyla hâkim.  Okumaya, düşünmeye, yazmaya devam ediyor hiç hız eksiltmeden Hüsrev Hoca…

 

İlim tahsili yönünden, tıp fakültesindeki eğitim serüveninizde nasıl bir hikayeniz oldu?

-1962 yıl İstanbul Tıp Fakültesi mezunuyum. Cihat Abaoğlu'nun yanında İTF dahiliye'de asistanlığıma başladım. Sonra bugünkü adı kardiyoloji enstitüsü olan tedavi kliniğine geçtim. Sonra 1967'de Çapa ve Cerrahpaşa ayrılınca burası Cerrahpaşa’ya bağlanan klinik oldu.

 

Dahiliye bölümünü neden tercih ettiniz hocam?

-Nörolojiyi de çok seviyordum. Uzun bir düşünceden sonra dahiliyeyi seçtim. Dahiliye o zaman etkileyici bir bölümdü çünkü alt dallar yoktu.Tanınmış bazı dahiliyeciler kardiyolog sayılırdı. Bazıları gastrenterolog sayılırdı. Ama genel dahiliyeyi seçenler her şeyle uğraşırdı. Mesela Tevfik Sağlam hoca onlardan biriydi.

 

Tıbbiyeye sizi ailenizden teşvik edenler oldumu? Hüseyin hocamızla aranızda latif bir hikaye geçiyordu? :)

-Teşvik eden direkt olmadı.

 

Peki akademisyenliği neden seçtiniz. Kader-i İlahi nasıl sevketti?

-Bunu eskiden beri isterdim zaten. Yâni öğretmenlik, bir şeyler anlatmak,  öğretmek hep hoşuma giderdi. Daha tıbbiyeye girdiğim anda keşke kısmet olsa da direkt olarak muayenehaneye ya da bir klinik uzmanlığına başlamak yerine öğretim üyesi olabilsem diye düşündüm. Bütün 6 sene öyle geçti. Bazı arkadaşlar sonra öğretim üyesi oldu ama başlarda hiç öyle bir istekleri yoktu. Başlarda  hepsi muayenehane açmayı düşünüyorlardı, tanınmış bir uzman olmayı istiyorlardı. Benden başka 400 kişilik sınıfta, belki 4-5 kişi daha akedemik hayatı daha ilk girdiği andan itibaren çok istiyordu. Sonra uzmanlık dışında başka bir şey düşünmeyenlerden de günümüzde bir çok profesör oluştu bizim sınıftan.

Her halde bazı hocalarımız onların arasından çıktı. Biraz zor anlatıyorlar dersleri. (Gülüşmeler)

Peki hocam sanata olan ilginiz nasıl başladı, ilk çekirdekler nasıl atıldı aleminze? Ailenizden sanatla meşgul olanlar var mıydı?

-Direkt olarak yoktu. Büyükannemden İran Azerbaycan'ından gelen bir şiire, ağıta, halk şiirine bir tutkunluk vardı. Büyük annemden geçti zannediyorum. En ufak bir eğitim almadığı halde Arap harfini de Latin harfini de tanımadığı halde hafıza kuvvetiyle aklında kalan halk şiiri örnekleri -Azerbaycan bayatı denir- söylerdi. Özellikle kerbela mersiyeleri söylemesi... Onların bir kısmı aruz ölçüsüyleydi. Hiç okuma yazma bilmeyen o büyükannem, o aruzla yazılan şiirleri aklında tutabilmişti:

" Bu gece ziynet eder  Leyla Ali Ekber'ine
  Ki sabah na'şı onun ümmete kurban olacak."

         diye çok acıklı bir mersiyeyi mırıldanarak ağlardı.

Babam da güzel şiir, aruzla olursa severdi. Bir iki mısrasını aklında tutardı ama özel merakı Hâfız-ı Şirazî'ye karşıydı, arada bir onun divanını açar, bir mısra okur o da Azerî olduğu için, ortaokula kadar okuduğu için anlamadığı kelimelerle dolu mısra olursa başka seveceği, anlayacağı mısraya geçer kapatmadan önce de yanında biz varsak (ikiz kardeşim ve ben) "hafız diyor ki!" diye anlatırdı.

 

İlk şiirinizi ne zaman yazdınız hocam?

-İlk okula başlamaya bir 6-7 ay kala evde okuma yazma öğrenmiş olarak. Babam bir pazar bizi Beşiktaş'taki Barbaros Anıtı’na götürdü. Kurtuluş’taki evden kalktık önce harbiyeye gittik bir taksiyle. Sonra da aşağıya inerek kendimizi Beşiktaş'ta bulduk. Balmumu Asfaltı diye bir şey yoktu o zaman. Yıldız Sarayının karşısında boş, tarla gibi yerler, fulya tarlası, çalılıklar, çok kırsal bir bölgeydi Levent. Zincirlikuyu'nun önünde köy çocukları geçen halk otobüslerine su satarlardı. 1948 yılıydı babam bizi halk otobüsüne bindirerek Maslak yolundan Sarıyer'e götürdü. Zincirlikuyu'nun önüne gelince otobüs yeni yolcu almak için durdu, Beş dakika bekledi. O sırada "kapalı şişe su" diye bağıran köy çocukları otobüse dolup su satıyordu. Bizi Beşiktaş’a götürdü  "deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?"u okuduk. İkimiz de, Hüseyin de ben de etkilendik, sonra eve dönünce Hüseyin -babamın bir hafta önce hediye ettiği saman kağıdı bir resim defteri vardı, ikinci dünya savaşı daha yeni bitmiş bu sırada defterler daha çok sarı, teksir kağıdı gibi saman kağıdı. Ben çok özenti, şimdi anmaya utanacağım bir özenti, Osmanlı Türkçesi karışımı bir şiir yazdım birader de çok basit bir hece vezni yazdı. Sonra onunki çok beğenildi benimkine kırılmayayım diye "seninki de güzel" dendi. Ama içten içe alay edildiğini hissediyordum.  (Gülüşmeler)

 

Benimki, "şahane, efsane" gibi kafiyelerle onun ki bir halk hikayesi, bir masal anlatıyor: "onun adı sıtkı'dır,eli çok sıkıdır" diye. (Gülüşmeler)

O çok beğenildi benim ki özenti bulundu onu anlamadım sonra ben şiirleri kimseye göstermeden yazmaya başladım. Liseyi bitirinceye kadar da biraderin spikeri oldum. Edebiyat metinleri olurdu o yıllarda. O da kalkıp okumaya utanırdı. Ciddi ciddi şiirini dinlerdi, spikeri bendim. Böyle lise bitti kardeşinin şiirini okuyarak. :)  Galatasaray Lisesi konferans salonu, İstanbul Erkek Lisesi konferans salonu. Edebiyat matinelerine o zaman tanınmış şairler de gelirdi. Hiç küçümsemezlerdi.

 

Attila İlhan'ın yaptığı edebiyat matinelerinin meşhur olduğunu biliyorum.

-O devir sonra başladı. Ben üniversiteye başlayınca. O devirde artık sol edebiyat matinesine sol, sağ edebiyat matinesine sağ giderdi. 50'li yıllarda Menderes-Bayar yılları, 27 Mayıs olmamış, Türkiye o kadar da keskin kamplaşmadığı için, Behçet Necatigil mesala Kabataş Erkek Lisesi grubuyla gelirdi, Zeki Ömer Defne, Galatasaray Lisesi grubuyla gelirdi, yalnız sağ pek gelmezdi. Çünkü Necip Fazıl'ı sevenlerin, Mehmet Akif'i sevenlerin şiirleri de yavaş yavaş küçümsenmeye başlanmıştı. Daha Menderes-Bayar devri devam ederken Türk Dil Kurumu’nda Nurullah Ataç'ın tesiriyle.

 

Aklıma Asaf Halet'in ,Nurullah Ataç'ın kendisi için söylediği "nedircik" terimi geldi.

-Nurullah Ataç kamplaştırdı ortalığı. Solculuğun ne olduğu bilinmeden ilericilik zannedilirdi. Şimdi de örnekleri çok. Solcu olmayan sağcı kapitalist bazı şahıslar, Kemal Kılıçdaroğlu ilerici o halde ben de onu tutarsam ben de ilericilik gösterisi yaparım gibi o sırada da CHP'li olmak yeteri kadar solcu olmak, yeteri kadar ileri olmak zannediliyordu.

Acıdığım, kötü görmediğim bir adam olan sadece harcanmış, karekteri belki; kendine güveni azdı, hep bir yere bağlanmayı esas saydı: Behçet Kemal Çağlar. İlk defa jeton onun kafasına düştü. Çünkü 27 Mayıs sıralarında:

Kızım, gülüm, bir tanem, hürriyet olsun adın
Kardeş katilerinin alnını damgaladın
Siyah iskarpinin sivri topuğuyla sen"

gibi acınacak, rezalet şiir yazmakla, bizim sınıftan tıbbiyeli bir kız hani yapmamıştır ya, haddine mi yapmak, 27 Mayıstan sonra, çıktı gazetelere: Ben 28 Nisan olaylarında bize copla saldıran polislerden birine iskarpinimi çıkardım, topuğuyla alnına vurdum dedi. Öyle bir şey olsaydı hemen tutuklanırdı. O sırada böyle şeyler kolay hazmedilmezdi ama sonra atan attı. (Gülüşmeler)

 

Behçet Kemal de çok coştu:
"Beni asker tutuyor, ben Atatürkçüyüm, Demokrat Partinin polisine sivri topuğunla vur, o kirli alına temiz topuğunla vur.’’ şiiri yazmış olarak 66'da kendisinden memnun, kasılarak Tepebaşı Dram Tiyatrosu’na -şimdi durmuyor maalesef çok güzel iki bina kaldırıldı, Emek sinemasına karşı koyanlar o zaman çıt bile çıkarmadılar, Emek sineması 4. kata taşınmasın diye polisle çatışmaya girenler, ‘’aydınlar’’ o sırada  bilge bilge sustular, 1860'lardan kalan iki güzel bina yıkıldı biri dram tiyatrosuydu, biri komedi tiyatrosu, Osmanlı devrinde yapılmış, Sultan Abdulaziz zamanında, minare örnekleri Viyana Şehir operasından alınmıştı- işte o binada yapılan bir edebiyat matinesine gidince, Behçet Necatigil’in Kabataş Lisesinden mezun öğrencileri o devrin aydınları sayılırdı: Hasan Pulur, Hilmi Yavuz, Demirtaş Ceyhun, onlar Behçet Kemal’i yuhalayınca jeton düştü. 64 veya 65 yılıydı 27 Mayıs'tan sonra, artık iyice üzgün olarak, üzgün ve kırgın yaşamaya başladı Behçet Kemal.

 

Sonra da enfarktüs geçirerek tedavi kliniğine getirildiği zaman, gözümün önünde içimi burkan manzara, ayakkabısının altında kocaman yırtılmak üzere zayıflamış bir bölge vardı. Yalnız unutulmuş bir adamdı. Kazım İsmail Gürkan o sırada bana şeyi söylemişti: "adamın şaşırıyorum kabiliyetine, Kur'anı beraber tercüme ettik". Kur'an’dan seçmeler yapıp ben de  Kur’an’ın iç kafilerini bozmadan çevirebilirim demişti. Kazım İsmail Gürkan da yarı bildiği Osmanlı devrinden kalma Arapçayla yarı da Kur’an’ın Fransızca tercümelerine bakarak:

 

"Yasin!
  Kur'an’ın hükmü kesin.
  Muhakkak ki sen gönderilensin." (Gülüşmeler)

 

Behçet Kemal böyle vefat etti. Ama hayatı galiba temelde "Ne olacağım" üzüntüsüydü. Kayseri’de bir genç mühendis olmak istiyor ve iyi bir eğitim almak istiyor ama maddi imkanı yok. O zaman Ankara'ya şiir gönderiyor:

"Ufkunda doğacağım,ufkunda batacağım
 Asırlarca yazsam hep seni anlatacağım."

diye bir Atatürk methiyesi gönderiyor, sofraya çağırılıyor, ondan sonra da maden mühendisi olmak üzere Viyana'ya gönderiliyor devlet parasıyla. Bu sefer yapamayacağım korkusuyla Çankaya'ya, ‘hasretinize dayanamadım’ mektupları yazıyor, geri çağırılıp devlet memurluğu, millet vekilliği yapıyor.

 

Şiirlerini siz nasıl yazıyorsunuz Hocam?

-İki türlü:  Doğan şiirler vardır, ilhamla, fışkıran şiirler. Bir de inşaat şiirleri.

 

Behçet Necatigil hoca cebinde kağıt parçaları taşıdığını söyler.Onların ya herbirisi ayrı birer şiir olur ve ya bir şiirin parçaları olurlar der.

Emekli olduğu ilk aylarda bana şunu söylemişti: Kendisiyle daha yüz yüze konuşamamıştık eşinin bir sağlık sorunu nedeniyle Hilmi Yavuz’la, Demirtaş Ceyhun bana gönderdi. İşte o ilk karşılaşmamızda sohbet sırasında bana ‘’Şiir yazmayı artık ben emeklilikte bambaşka bir şekle soktum. Avrupa’daki şiir anlayışı da o. Biz çok geç kalmışız, biz şarkın şiir anlayışıyla ilham beklerdik. Şimdi ben daktiloya bir kağıt takıyorum; kuyumcunun çalışma malzemesi

kıymeti taşlar ve altındır bizimki de kelimelerdir anlayışına geldim. Bir düzen, bir kompozisyon yapmak için kelimeleri düşünüp bir araya getiriyorum, musikî katabildiğim kadar katıyorum. Günde bir şiir yazmaya karar verdim" demişti.

O sırada ben ilham şiirin güzel olacağına inanıyordum. Biraz burkuldum. "Şu benzetmeyi yaptım: ’’Şiir iki türlü de yazılabilir ya ilham Leyla’sı içime doğar kızcağıza başını sokacak bir yer olsun için oturup ilham Leyla’sına bina olsun diye bir şiir yazarsınız. Buna ilham şiiri denir. Ve ya kerpiç kerpiç üstüne kurdum binayı, binayı kurar iken gördüm Leylayı. (Gülüşmeler) Buna inşaat şiiri denir. Bu da güzeldir.‘’ dedim.

Bunu alay saydı galiba. Hiç ses etmedi benim bu benzetmeme, böyle benzetmelerden hoşlanmazdı. Onda bir edebiyat hocası havası vardı. Karşısındakilerin böyle cevaplı şeylerinden hoşlanmazdı, o yüzden duymazlıktan geldi.

 

İlk şiirleriniz ne zaman yayınlandı Hocam ?

-Ben işte biraderin şiirlerini beğenip kendi şiirlerimi sevmediğim için 28 yaşına kadar sessiz kaldım. Sonra Hareket Dergisi’ne hep nesir gönderirken bir gün "bir ses dolduruyor kulaklarımı ne kadar da deniz kızı Eftalya" diye başlayan bir şiir gönderdim Ezel Erverdi'ye, o şiir yayınlanıp beğenilince ben de evdeki bütün birikimleri yayınlamaya başladım. Ama 10-15 tanesini yayınlamaya değer bulmamıştım.

6 yıllık tıp fakültesi hayatınızda derslerle sanatın arasınmda ki dengeyi nasıl kurdunuz?

-Frenkeistein metodu diyordum. (Gülüşmeler) Bazıları bu tabirime ciddi kırılıyorlardı. Ben de kırılmalarına şaşırıyordum, "şaka olarak söylüyorum niye bu kadar ciddiye alıyorlar" diye. Frenkeistein gece 12'den sonra canavarlaşır ya gündüz normal adamdır. Ben gece 12'den sonra Frenkeistein gibi şairleşiyorum. Gündüz doktor Hüsrev Bey, akşam şair Hüsrev. Şiiri kurt adamlığa, canavarlığa niye benzetiyorsun diyorlardı. Gece el ayak çekilip ben tıp kitaplarımı okumayı bıraktıktan sonra 1-1,5'a kadar da şiir kitapları okurdum, şiir yazmak da içimden geliyorsa otururdum.

 

Bu süre size yetiyor muydu Hocam?

-Demek ki benim yapım öyle. Yeterli olsun olmasın ne yapacağız. (Gülüşmeler) %60 doktor %40 şair.

 

Sanatın bir hekimin hayatına katkıları nelerdir? Bir yük müdür? Bu işlerin para etmediğini düşünen insanlar var evet bu işler para kazandırmıyor ama kazandığımız parayı anlamlandırıyor, madde manaya hizmet ettiği sürece değerlidir diye düşünüyorum Hocam. Siz ne düşünüyorsunuz?

Çok doğru.

 

Sanata ihtiyacımız var değil mi?

-Kesinlikle var. Olmasa bugün burada bunları konuşmazdık.

 

Bazı şeyleri eksik mi bırakıyoruz? Tıbbiyede bize verilen dersler dahiliye, cerrahi, kadın doğum ama bunların yanında başka şeyler de gösterilmeli değil mi?

 

-Kendinde bu değerler olmayan çok öğretim üyesi var kendinde olmayanı nasıl verecek? Uydurma bir maske takıp öğüt vereceğine hiç vermesin daha iyi.

Peki Hocam Hekim sanatkarlar çalışması hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

-Plan ve istek ,arzu çok iyi. Ama bakalım ortaya ne çıkacak? Seni tanıdıktan sonra iyi bir şey çıkacağını ümit etmeye başladım. Hem ses sanatçıları hem edebiyatçılar var. Compatibilite mesuliyetli, zor bir iş. Onu sağlamak zor. İnşaallah başaracağına inanıyorum.

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret91764